Vrouw en feminisme

Ik las onlangs een interessant opiniestuk met als titel “Bijkomende competentie: moeder, gelijkheid wordt pas mogelijk om ongelijkheid te erkennen”, in De Standaard (15/12/2015, Els Peborgh). 

De titel op zich deed mij sterk denken aan één van de allereerste beginselen die ik als rechtenstudente, jaren geleden had geleerd. Het gelijkheidsbeginsel. 

Het gelijkheidsbeginsel vereist immers dat personen die zich in een zelfde toestand bevinden, niet op een verschillende manier mogen behandeld worden. Evenzo mogen personen in verschillende toestanden, niet gelijk worden behandeld. 

De auteur van het opiniestuk benadrukt juist de biologische verschillen tussen vrouw en man, en stelt als deze worden erkend, er dan slechts gelijkheid tussen man en vrouw zal zijn. 

Haar argumenten ga ik hier niet verder opnemen. Maar ik vind mij terug in haar bevindingen. 

Uiteraard kan men de biologische verschillen tussen vrouw en man niet ontkennen. Deze bestaan nu eenmaal duidelijk. Maar dit betekent nog niet dat zij allebei ongelijke rechten bezitten of mogen bezitten en dat zij ongelijk moeten behandeld worden. Door het gelijkheidsbeginsel toe te passen, zoals ik hierboven trachtte te verwoorden, zal gelijkheid tussen man en vrouw worden bewerkstelligd. 

De auteur vermeldt nog dat “de grove fout van het vroegere feminisme, dat her vrouwen geleerd heeft op de werkvloer hun mannetje te staan, in plaats van op te komen voor zichzelf en het recht voluit vrouw te zijn.” 

Dit vind ik zou belangrijk. Heeft het feminisme niet ergens een neveneffect of zelfs pervers effect veroorzaak?

Men protesteerde tegen het feit dat de vrouw “thuis MOEST blijven” en “koken, kinderen baren en noem maar op”. Vandaag de dag ben je fout bezig als je daar zelf voor KIEST volgend sommigen. 

Dit is dan iets wat niet klopt. De vrouw wordt dan weer onderdrukt door de zogenaamde beschaafde moderne maatschappij. Is het niet meer dan genoeg dat de vrouw naast haar werk, eigenlijk meer dan de man 24 uur bezig is met een allerbelangrijkste taak ter wereld? Een mens grootbrengen. Een mens zich laten ontplooiien tot een mens, goed, rechtvaardig, menselijk, enz. Het is zeker niet alleen haar taak. Maar biologisch maakt haar lichaam zich reeds klaar maanden lang voor de geboorte van een mens die vroeg of laat een betekenis zal hebben voor de maatschappij. En dat doet zij gratis. 

  

Anne olmak

Önceki gün çocukların kalabalık olduğu etkinlikte kapmış olmalı ki, sütünü içer içmez kusmuştu. Midesi ve bağırsakları rahatsızlanmıştı belliki. Bir salgın var bu aralar, diyorlar zaten. 

Yine bir kusmanın geleceğini hissetmiş olmalı ki, gözlerimin içine baktı. Kendimi iyi hissetmiyorum, midem veya karnım ağrıyor, bana neler oluyor bilmiyorum ama… Annecim sana ihtiyacım var. Anlık bir bakışmanın ardından kucağıma sokulmasıyla kusması bir oldu. 

Yenidoğan bebek iken elbet sürekli çıkar ağzından bir şeyler ama pek kusma da denmezdi buna. Bir türlü hatırlayamıyorum ama 6 ay vardır yoktur, bugünkünden de çok daha kötü kusmuştu. Katı gıdaya geçiş yapalı fazla olmamıştı ne de olsa. O gün çok korkup ağlamıştı. Sakinleştiremediğim için babasını aradığımı hatırlıyorum. Bebeklikte çok zor ağlama dönemlerimiz vardı zira. 

Babasına ulaşamasamda sakinleştirmiştim kendim. Bugün de çok sakin bir şekilde rahatlattım. 

İyiki izin almışım dedirtti bana bugün.

Çalışan annelere Allah yardım etsin. 

Vermoeid

Vermoeid, zijn mijn woorden.

vermoeid, is mijn verstand.

Vermoeid, is mijn gemoedstoestand.

Vermoeid, zijn mijn gevoelens, mijn vreugde, mijn angsten.

Soms wil ik zo veel zeggen en schrijven over wat er gebeurt in de wereld in en om mij.

Soms wil ik enkel duiken in de diepste stilte.
30/11/2015

 

 

Ben ne yazacaktım?

Günlük elimizde kağıt kalem veya laptopla gezmiyoruz ki, öyle çok yazıp ta paylaşmak istediklerimizi anında yazalım.

Öyle günler olmuştur ki, gece tam ışığı söndürüp yastığa başını koyarsın da dilin bir şeyler mırıldanır. Kalkıp ışığı yakıp masamın başına geçsem, ilham uçup gidecek. Bazen en yakın dostuna bir sms atarsın onunla paylaşırsın.

Kabul ediyorum akıllı telefonların yayılmasıyla birlikte anında bir şeyleri sosyal medya yoluyla aktarır olduk. Durum öyle bir boyut almış ki bakıyorum herkes bir değil belki binlerce “paylaşım” yapar olmuş.

Bu da beni sosyal medyadan soğutuyor. Çünkü paylaşım derken bir fikir alışverişi, karşılıklı bir şeyler paylaşmak geliyor aklıma. Ve son zamanlarda bakıyorum ki sadece paylaş butonuna tıklayıp duruyoruz. Sosyal medya iletişim yollarını çoğalttıkça insanlar birbirinden uzaklaşıyor. Ne yaman bir çelişki.

Her neyse, bazen bir meseleyi avaz avaz haykırmak isteyenler, bir tweet ile yetinebiliyor. Anında dünyayla paylaştım.

Bazen de uzun uzun yazacağım, ehemmiyet gösteren okursa okur dediğimiz konuları ise bir facebook iletisine sığdıramıyoruzdur.

Bunlar bir kenara, günlük işlerinin arasına yazma işini sıkıştırma problemimiz de yok değil.

Bu sebeple telefonumdan bağlanarak ilgimi ve tepkimi çeken herhangi bir yazı, haber veya bir olayla alakalı vakit bulunca düşüncelerimi uzun uzun yazacağım diye telefonuma not yazıyorum. Aradan bir zaman geçtikten sonra notlara anlamsız baka kalıyorum tıpkı şu an da ki gibi. Aceba ne yazacaktım?

Hele doğma büyüme gurbetçi çocuğu, klavyeyi AZERTY Flemekçe/Fransızca diliyle kullanmayı öğrenmiştir, fakat kendini bildi bileli Türkçe düşünür, hisseder, dolar taşar (bunu diğer iki dil ile de yaptığı oluyor) ama bilgisayarındaki AZERTY klavyesinden Türkçe karakterleriyle yazmaya çalışırken bin bir takla atladığını fark eder.

Sonraki hedefim güzel bir Türkçe klavye almak olsun.

 

Günlük telaşlar içinde asıl vazifeyi unutmak…

Hayatımıza dair bazı hedefler koyarız, hayaller kurarız. Sonra bunları gerçekleştirme bahanesiyle bir işe koyuluruz, belli telaşlar içinde yaşamımızı sürdürürüz. 

Evet gerçekleştirme bahanesi diyorum. Çünkü günümüzde öylesine günlük telaşlara kapılmışız ki, asıl hedeflediğimiz, hayal ettiğimiz şeyleri bırakıp uzaklaşmışız haberimiz yok.

Dedim ki Ya Rabbi, çocuklarımızı koru. Bütün çocukları. Sonra ah bu çocuklara zulüm eden bütün kötü insanları yakalayan bir polis olmak isterdim. 

Sonra, ahhh, yakalamak marifet değilki, o çocuğa o suçlu hayatının travmasını yaşattıktan sonra!

Yok, çocuklara, akla gelebilecek her türlü zulümlerin YAPILMAMASI, hatta akıllardan geçirilmemesi için bir şeyler yapmak lazım.

Kendimizden başlayıp, hayırlı etrafına zulüm etmeyen evlat yetiştirebiliriz, mesela. O denli kendiyle barışık olup kendini bir derece koruyabilen, ezdirmeyen (başkasını ezerek değil!) çocuk mesela. 

Ahh, yara derin hem de çok. 

Çünkü sırf çocuğum ve geleceği için diye başladığımız bir iş, ne denli bu hedefimize götürebiliyor? Zamanımızdan hiç çalmıyormu?

Tam da bu günlük telaşlar, çocuğun, anne gitme benim senin bana alacağın şeylere değil, sıcacık kucağına ihtiyacım var çığlıklarını bastırmıyormu? 

Çalışan annelerin işi zor, hele ki günümüzde geçim derdi çok zor. O annelere de empati yapma imkanı buldum bu aralar. 

Sanmam ki dertleri kariyer peşinde koşmak!

Annelerin işini zorlaştıranlar utansın. 

Zor…

İnsan bir tercih yapar ve onu gerçekleştirmek isteyince öyle bir itirazla karşı karşıya gelir ki kendini artık sürekli açıklamak zorunda hisseder. 

Sonrada tek tek saydığı sebepleri “konu yapmak” ile suçlanınca, siz düşünün gerisini? 

En basit bir eylemde bulunacak iken kısıtlanıyor ise ve karşısındakini ikna yolunu seçip makul sebepler arar iken, aniden bu sebepleri “şikayet konusu” yapmak ile suçlanmasını nasıl açıklamak gerekir diye sorarken, düşünüyorum da bizim millette mahalle baskısı ne de çok sevilen bir şeymiş diyorum. 

Midem bulanıyor…

hiç sevmedim sevemedim ama elimden düşüremiyorum şu “lanet olası” sözde akıllı telefonu. Ah o eski akılsız modellerden telefonum bozulmayaydı herhalde daha bir kaç yıl kullanmaya gözümü karartmıştım.

Elimizden düşmediği gibi facebook artık günlük değil, saniyelik bir adet haline gelmiş.

Artık bıkmadık mı yorulmadık “paylaşmak” için paylaşmaktan. Doktorda sıra beklerken ilgini çekmeyen derginin sayfalarını havaya karıştırırcasına, facebook da sayfayı kaydırıp duruyorum. Baydı artık yordu artık. Yapılan paylaşım değilki. Herkes bir araya gelip bir muhabbet yapacakken, her kes, her biri, kendince bir şeyleri zırt pırt gönderip duruyor. Sanki öylesine havaya birşeyler fırlatırcasına. Muhhabbet olsun diye yorum yazarsın. Kötü olursun.

Gerçekte birbirimizi misafir etmeyi, ağırlamayı çoktan unutmuş iken. Sanalda iki kelam hasbihal etmeye tahammülümüz kalmamış.

Hele ki halkı paramparça eden memleketin son halleri. Herkes kendince birini topa tutuyor. Kimin ve neyin uğruna, bunun hesabını yaptı mı aceba.

Bu bilgi kirliliği midemi bulandırıyor.

Dünya da en masum varlık olan çocuklara yapılan zulümlerin yanında bu tartıştıklarımız benim için anlamsız.

Ya boş boş paylaşım yaparız, ya da kavga ederiz. Bu konuda çok maharetliyizdir.

Açlık…

Açlık… Bazen okumak, öğrenmek ve öğrendiklerimi sindirmeyi öyle çok isteyip te yetişemediğimi hissederken sanki acıkmış olduğumu hissediyorum. 

Açlık… okumaya niyetlenip de hala benim yolumu gözleyen nice kitaplarımı okumaya açlık hissediyorum.

Açlık… Manevi açlığımı maddelerle doyuramadığımı bu gün de bizzat tespit ettim. 

Bu açlığı doyurmak için biraz olsun uğraşsaydım, midem de madden azla kanaat ederken, nice yoksulların karnına inecek bir kap çorba da içirebilirdim. Elimden ne gelir de demezdim. 

Oturup biraz olsun düşünmek, sonra karar vermek, bu kararlılıkla da harekete geçmek beni yiyip bitiren bu açlıktan kurtulmama vesile olur ancak.

  

Ne için yaşıyorduk…?

“Nerden geliyorum, burada neciyim, nereye gidiyorum? “

Bu soru insanoğlunun ömür boyu tutunacağı bir dal gibi yokuşa sürüklenmekten kurtulmasına vesile olur. Yaşamının amacını belirleyip, hayatının her saniyesi bu soruyu kendine sorarak hayatına yön vermiş olur. Böylelikle amacına doğru adım adım ilerlediğini bilmek mutluluk verir.
Bazen amacımıza ulaşmak için elzem bulduğumuz araçlar elde ederiz, veya etmeye çalışırız. Çoğumuz böyle bir aracın “para” olduğunu düşünebiliriz. Hele ki şu son devir adeta tüketim üzerine kurulmuş olduğunu görürsek, para olmazsa olmaz bir araçtır.
Tabi ki bu araç insana doğuştan yana eline sıkıştırılmış birşey olmadığı için insan her türlü ihtiyacı için parayı elde etmeye çalışır.

Şöyle düşünüyorum bir amaç belirliyorsun, hayat yolunda karşına öyle çok şey çıkıyor ki çözmek istediğin. Günlük telaşelerde boğulmamak için çırpınırken amacını unutmuş oluyorsun. Hani bir an işimi yapayım da azıcık rahat bıraksın sussun diye bebeğimizi televizyon önüne koyuyoruz ya. Yada bir türlü uyutamıyorum, anı kurtarma adına sallayarak uyutuyoruz. İşte anı kurtarayım, günü kurtarayım, yılı kurtarayım derken, meğer ömrü hepten denize atmışız bile.

Öyle bir koşuşturma, bir maraton ki, değil oturup düşünmeye, “başımızı kaşıyacak” vakit bulamıyoruz diye dilimizi alıştırmışız.

“Hele bi okulu güzellikle bitireyim, hele bi iş bulayım, hele bi evleneyim barklanayım, çocuk sahibi olayım, ev alalım, vs” gibi ömürdeki kilometre taşı olaylarının arasına da ısrarla sıkıştırmak istediğimiz, nice kendi icadımız olan işleri daha saymıyorum.

Şimdi konumuz neydi?

“Nerden geliyorum, burada neciyim, nereye gidiyorum? “

Bu sorunun ışığı altında hayatımızda halletmek istediğimiz, yukarda da yazdığım onca işlere bakalım.

Bu soruyu sormak zaten insanın kendi başına olmadığını hayatını kulluk şuuruyla yoğurması gerektiğini öğretir.

Peki bu sorunun cevabı kulluk ise hayatımızı bir an olsun gözden geçirelim.

Kulluk için ne yapmam lazım?

Ne yaptım?

Yapmam için ne gerekli? Yaptım mı, yapabildim mi, vb sorular sıralanır zihnimizde.

Avrupa da doğma büyümesin, hem doğduğun, hem doyduğun yer. Özellikle kendin gibi insanlara bakınca çoğunlukla aynı şeyi görürsün. Birsen Taşpınar kitabında bir yerde buna değiniyor, Avrupa’ya ilk göç eden büyüklerimiz nasıl bir hayatta kalma ve ailesini hayatta tutma mücadelesindeydiler. Her günleri bu stres ile geçerdi. Bu takıntı bizde de hala yaşamakta. Onlar geldiler çocuklarının geleceği için. Döneceklerdi, ama çoluk çocuk büyürken yeni doğanlar da oluyor. Çocukların burada belli bir düzeni oturmaya başlıyor. Ve onlar için kalıyorlar. Belki okur çalışır bizimle ve büyüdüklerinde döneriz. Derken gurbet limanına demiri atıyorlar.

Sonra büyüyüp okuyan çocuklar, kimisi işe başlamış, kimisi okumaya devam edebilmiş iken evlilik çağına geliyor. Hikayenin gerisi belli.

Ama tabi ki evlilik hayat kitabında yepyeni bir başlık ve yeni bir mücadele demek. Anne babanın mücadelesini artık kendi kurduğun yuva için sürdürmek demek. Ailem, çocuklarım sıkıntı yaşamasın diye, şartlar da bunu gerektirdiği için maddi refahlarını sağlamaya çalışmak.

Sonu gelmeyen bir kısır döngü gibi bizim gibi sonraki nesiller de hala var. Tabi ki maişet derdi olmayınca olmuyor.

Ama bazen çok bayıyor. Niye mi?

Anlıyorum anne babalarımız, dedelerimiz gerçekten çok sıkıntı çektiler. Hiç bir şeye alnının teriyle emek vermeden ulaşamazsın. Hem çalışmak da ibadet. Ama bunu o derece kompleks yapmaya ne lüzum var. Artık hayatımızdaki bir araç olmaktan çok amaç olmuş yukarda resmetmeye çalıştığım mücadele.

“Çalışmadan eve ekmek girmez, günümüzde sadece erkeğin çalışması yetmiyor bu krizde, çocukların için çalışmalısın.” Bir sonraki adım da ev almak oluyor, çünkü kira parayı çöpe atmak gibi bir şey oluyor. Bizim anne babamızın zamanında onlar gerek sadece babanın çalışmasıyla gerek ikisinin çalışmasıyla belli bir düzen oturtup bir birikim elde edilirdi ve buna göre hareket ederek ev alınırdı. Şimdi ise, kira parayı çöpe atmak anlamına geliyor, ve şimdi bu krizlerle bu piyasayla ev almazsan ileride imkansız olur, yada “gelin” hanım aynı evde oturmayı tercih etmezse başka seçenek gözükmediğinden daha düğün dernek kurulmadan ev alma girişimleri başlıyor.

İşte bütün bu “mutlu aile ve bireyleri” için yapılanları yazarken unuttuğum bir şey yok mu? Anne baba bu mücadeleyi verirken ihmal edilen çocuklar.

O kadar çok zaman geçmemiştir, kendi anne babamız bu gurbet ellerde bizim refahımız için uğraştılar, hala da uğraşıyorlar. Biz onların yüzünü hiç göremezdik, kardeşlerimize bile kendimiz baktık, vesaire deriz. Biz daha çok “ilgili” anne baba olalım, diyorduk hani. Ne çabuk unuttuk. Onlara sadece maddiyat değil, manevi desteği de vereceğim ben anne olsam diyorduk, ne oldu? Söylemesi kadar kolay değil demi. Evlatlarımıza iyi anne baba olmak, maddi eksikliklerinin yanı sıra manevi ihtiyaçlarında yanında olmak sadece “iyi bir anne baba” olmak için değildir. Kulluk vazifesidir. Bu sadece bir örnek değinebildiğim. Kimi de bu probleme şöyle bir çözüm buluyor. “Bakabildiğin kadar çocuk yap”. Sanki insan sipariş veriyor. Bu üzerinde daha çok konuşulacak ayrı bir mesele.

Şu mantık ta bir sıkıntı yok mu? Çalış çalış çalış çocuklarına başkaları baksın, okula gitsin. Ev al iyice borçlan daha çok çalış. Ev almak çocuk için bir yatırım…? Sen çalışacağım diye en çok ihtiyaç duydukları dönem anneliğini yapama. Ama onlar için ev aldım. Onlar büyüyüp sen öldüğünde miras kavgasına girip birbirlerine düşman olmaları için mi?

Evet hayat gerçekten kolay değil, annelerin işi hiç kolay değil. İki arada bir derede kalıyorlar. Babaların da işi zor.

Bu yoğun temponun içinde mola düğmesine bastığımız zaman dilimlerini nasıl değerlendiriyoruz. Hiç öyle çocuklar yatsın, dizimi izleyeyim ben de yatayım yorgunum sabah yine iş diyerek mi?

Keşke “nerden geliyorum, neciyim, nereye gidiyorum?” gibi soruları sesli sorsak, beraberce konuşsak. Kendimizi ara ara rehabilite etme adına hiç değilse bu mevzular konuşulsa. Olsa, yapılsa, yapsak, demekle kalmayıp harekete geçmek ümidiyle.

PhototasticCollage-2015-09-17-23-15-26