Ebru hayalinden suluboyaya

Küçüklükten hep sevmişimdir resim yapmayı, boyamayı, el işiyle meşgul olmayı. Kim sevmemiştir ki? Çok az insan belki.

Fakat zamanla bu yönümden uzaklaşmış olduğumun farkındayım. Kalem tutuşumda bile acemilik var. Oysa yıllardır okuyacağım diye elimden kalem düşmemişti ki. 

Resimle aram bozuktu anlayacağınız. Fırçayı nasıl tutayım. Keşke orta okulda severek katıldığım resim/sanat dersini lise sona kadar uzatsalardı. Akademik eğitime hazırlık odaklı bölümde okuyan maalesef sanatdan mahrum kalıyor. Belçikadan okula dair notlar diye düşülsün bu kısım.

Son senelerde (mezuniyetinden beri hayali hedefinde olan mesleğe uygun) iş bulamamış bir anne olarak tekrar o sulara yelken açtım ama tüm günümü harcayamadığım için adım adım ilerlediğim “kendin yap, boya çiz” konulu sayfaları henüz dolduramadım.

Zaman, malzeme, emek, istek, hayal gücü lazım.

İşte böyle Ebru sanatını izlerken alternatif olarak suluboyayı ciddi ciddi takip eder buldum kendimi. Bu  halihazırdaki suluboyayı çocukken kullanırdık ve çocuğumuza da veririz ama asıl nasıl kullanılması gerek diye internette bakınırken kendime göre Ebru sanatına alternatif olarak gördüm. Yani tam alternatif tanımı yanlış olabilir. Tamamen farklı sanat dallarıdır şüphesiz. Hele ki ebru da o su yüzeyinde oluşan harikaları kağıda çekmenin cazibesi her izleyeni büyülüyor. Suluboyayla olan ortak noktası su olsa gerek. 

Benim şu an içinde bulunduğum şartlara göre alternatif diye gördüm. Evde çocuğun paletini al ve bi kap su koy. Diğer yandan Ebru sanatı için Belçikada çok nadir de olsa bazı Türk dernekler bir kurs düzenleyecek ve yakın olacak, saatleri uyacak derken malzemen olacak. O an çocuk nolacak? Mazeretim çoktur benim.

[bu satırları yazarken bile kızımın karşıma geçip şalını kendisi takamadığı için girdiği krize şahit olunca, derin bir nefes aldım. Bu blogu neden sahipsiz bıraktığımı anladım. Bir fikir oluşuyor sonra yazarım diyorsun blogun (telefonda) elinin altında olmasına rağmen. Ama ne zaman şimdi oturup hatta laptoptan yazabilirim diyorsun aynı şeyi yakalayamıyorsun. Ben ne yazacaktım ki diyorsun. Bazen hemen telefona not olarak yazıyorum bazen kalemi alıp deftere yazıyorum. Bir gün inceleyip seçip iyi kısımları yayınlama dileğiyle.]

Böyle suluboyaya internetten ehlinden tüyoları takip ederek başlamışken Almanyada bir fuarda gökte aradığım bir Ebru setini aldım. Yalnız sanat ile ciddi uğraşan kardeşimin nişanlısına hediye ettim. Bir Belçikalı kendisi ve daha önce gördüğü o mermerimsi motif resimlerin aslında Ebru sanatı olduğunu anlatmıştım. Bu seti görünce çok sevinmişti. Ve zaten sanatla uğraşan biri olduğu için kendim yerine onun bir gün ebruyla ciddi çalışmalar yaptığını görürsem ben çok mutlu olacağım. Bu uğurda gerekirse ona tercümanlık yapacağım. 

Bir amatör suluboya takipçisi olan ben bakalım nereye kadar gideceğim sadece takip edip beğenmeklemi yetinirim yoksa devam mı ederim, zamanla göreceğiz.

Niemand heeft het recht te pesten!

Ik spreek liever van geen recht om te pesten dan het recht om niet gepest te worden.

Dat laatste klinkt volgens mij niet zo zwaar genoeg als het eerste hoewel beide stellingen het zelfde resultaat beogen.

Vandaag kwam ik een artikel tegen van een jong Amerikaans puber die in een afscheidsbrief schreef dat hij werd gepest. Het ligt heel zwaar op mijn hart… 

Dat dit vandaag nog altijd gebeurt in een tijdperk en vooral in maatschappijen waar zwaar wordt getild aan mensenrechten, is schrijnend.

In de reacties lees ik verschillende hypotheses van profielen van pesters en slachtoffers.

Stellingen van ouders die melden dat leerkrachten de gevallen minimaliseren tot “plagen” en niet pesten. Dat is wel hoe zij/hij het ziet en bekijkt. Niet het slachtoffer. 

Ik heb de enige conclusie getrokken dat de norm dat “niemand het recht heeft om te pesten” zo snel mogelijk zijn plaats moet nemen tussen de waarden en normen waar onze maatschappij zo zwaar aan tilt. 

Yaprak

Bir günü diğerine benzemeyen,

rüzgarın, karın, yağmurun,

sağa sola savurduğu yaprak gibi,

yönümü şaşırdım.

Üstüme basıp duruyor herkes, iyice öldürürcesine.

Küfür

Halbuki sözün bittiği yer de sükût etmek düşerdi.

Savunduğun hakikatı haykırışlarına karşı tıkanan kulakları küfürle mi açacağını sanıyorsun?

Hele ki inandığın başkoyduğun güzel değerler adına hakikat olduğunu düşündüğün fikirleri kabul ettirmek için, hiç bir değerde yeri olmayan küfre neden başvurursun?

Bilmiyormuydun ki, kalpleri evirip çeviren yalnız Allahtır.

O halde sözün bittiği yerde sükût etmek, terki diyar etmek, belki de içten dua etmek en makbuludur.

Sorumsuzluk

Sorumsuzluk kadar “illet” bir şey var mı diye düşündüren bazı anlar olur ya insanı çileden çıkarır. 

Bu sorumsuzluk gafleti önce insanın kendisini yakalayabileceği gibi, kardeşine, eşine, çocuğuna, hatta belki de anne babasında da bulaşabilir. 

Bazen olumsuz olarak algıladığımız özellikler için çok çabuk “can çıkar huy çıkmaz” diyerek insanın huyuna suyuna veriyoruz. 

Sorumsuzluk durumuna gelince ben direk bu kaideyi kabullenemez bir ruh haline giriyorum.

Heleki belli bir karar alırsan, bir şeyler yapmak istersen bunların gerektirebilecek sorumluluklara sahip olmaktan başka çaren yok. 

Yok bunu yapamayacaksan o halde ıssız bir adaya taşınmalısın ki, kendi sorumsuzluğun yüzünden başkalarının canı yanmasın.

Yok öyle bir dünya ki, herşeyi herkes senin için yapacak.

Onlara layik evlat etsin Rabbim, anne babalar kendilerini adete adamış olurlar çocuklarına. Bunu ölene dek yapmayı hedef eylemiş. Fakat belli bir yaştan sonra insan artık bir kendine gelmeli. Kuş yuvadan uçar misali bazı şeylerin bilincine varmalı.

Allah uzun ömürler versin ailemiz olmadığında ne yapacağız?

Tabiki insanoğlu olarak aciziz herşeye yetişirim düşüncesi yanlıştır. İllaki gerektiğinde belli bir desteği istemek gerekir.

Fakat sorumluluklarını üzerimize almaktan hoşlanmayacağımız işlere girmeden önce değil iki kete üç kere, bir çok kere düşünmek gerek elbet.

Ve burada “bencillik” meselesi de çok düşündürücü olabilir.

“Bu hayat benim”…

Bu söze herkes kendi anlamını katar. Öyleki insan sayısı kadar farklı anlamlar çıkar ortaya bu aynı sözden.

Bana göre ise “bu hayat benim” diye hayatıma sahiplenirken, kastetmediğim: “istediğimi yaparım, ederim, söylerimde, afedersiniz “söverimde”, hesabım yok kimseye, kavga ederim, kırarım, dökerim”, vesaire… 

Bunlar değil…

Bu hayat benim ise direk olarak belli insanlara verecek hesabım yoktur ama bu hayatı bana veren gerçek Sahibine vermem gereken bir hesap vardır.

Bu hayat benim der iken, bana bir kere verilmiş. Bu güne kadar yaşadığım her günü, her saati, dakikayi ve saniyeyi sadece bir kez yaşayabildim. Geri dönüşü yoktu, tekrar yaşayamadım, zaman içinde geri dönemedim. Bunu yapma imkanım da yok. Zamana hakim değilim. 

Bana bir kere veriliyorsa bu hayat, Ve hesabını yine yalnız, sadece ben vereceksem, BU GÜN den sonra, ona göre hareket etmeliyim.

Tabiki doğrudan veya dolaylı bağlı olduğum başka insanlar ve elimde olmayan bazı hayat şartları bu hayatıma bir yön verirken beni çok veya az etkileyecektir. 

Seçimini yapamadığım ve yapabildiğim her ilişkide bir role sahibim, dolayısıyle de belli bir sorumluluğum var. 

Evlat, kardeş, abla, abi, arkadaş, kuzen, akraba, torun, eş, gelin, damat, elti, görümce, komşu, anne, baba, vs,( saymakla bitmez) olarak hayatımızı sürdürmekteyiz, ve paylaşmaktayız.

Tabiki ne kendimiz başkasının ne de başkası kendimizin hayatının tamamına hükmetme hakkına sahip değiliz. 

Bunu belki de en çok evlat sahibi olunca anlıyor insan. Sürekli bir güç savaşı içerisinde olduğu evladı aslında ona ayit değil. Ama en çok onunla etkileşim içerisindedir.

Ne gariptir ki “bu hayat benim” diye düşünmeye başladığı andan itibaren bu uğurda mücadele eden insan, adeta başkaldıran insan, evlat sahibi olunca öyle bir sınanır ki, itiraz ettiği hataları evladına karşı yaptığını anlar. 

Bazende evlat anne-babasına karşı aynı etkiye sahib olur.

Ne yer, ne içer, nerede yaşar, ne yapar, nasıl düşünür, neyi tercih eder, neye inanır, neyi sever, kimi sever, nereye gider, nereden gelir, neye karar verir, ne okur, ne söyler, ne pişirir, neler duyar, çalışmak ister, çalışmak istemez, kiminle hayatını birleştirmek ister, kimlerle arkadaşlık yapmak ister,…? 

Bu gibi sorulara bakarsak herkesle aynı eşitlikte ve aynı oranda hayatına “mü-dahil” hakkına sahip olmadığımızı düşünüyorum.

“Bu hayat benim” deyince en çok acele etmek gelir aklıma. Bir an evvel kendine gelip hedeflerinin peşinde koşmak. Bu uğurda bağımsız olmadığını farkederek etrafındaki insanlarla saygı ve saygınlık çerçevesinde hayatına yön verebilmek. Sorumluluklarına sahip olarak, hayallerini gerçekleştirmek. Aynen öyle de haklarını iyi bilip sahiplenmek. Bu hayat benim ve bir an önce hareket etmezsem, bende önce başkaları hayatımı çoktan planlamış olmakla yetinmeyip uygulamaya geçmiş bile olacaklardır. Diğer yandan başkasının hayatına saygı göstermem gerektiği bilincinde olmalı.

Hayatların kesiştiği noktalarda bize yol gösterecek olan evrensel mesaja kulak assak zaten problemlerin çoğu çözülmüş olacak.

Bize bu hayatı veren güzel Rabbim elbette oluşabilecek sorunların çözümünü sunmuştur bize. Biraz olsun elimizi vicdanımıza götürüp benliğimizden sıyrılırsak umulur ki, penceremiz çok net görüntü verecektir ve bakışımız değişecek. 

“Bu hayat benim” derken mutlaka bir başkasının da kendi bir hayatı olduğunu bilmek gerekir. 

Hayatlarımıza bir şekilde ortak olanlara karşı bu “ortaklıktan” doğan haklarımıza sahip çıkarken karşılıklı empati yapmak gerekir. Kendi sınırlarımızı çizip, karşıdakinin sınırlarına saygı duymalıyız. 

Bir evlat annesinin “aşırı müdahalesini” şikayet ederken ona karşı aynı müdahil tavırda, o benim annem diyerek, bulunamaz mesela.

Güzel günler temennisiyle…


Okumak, okumak ve okumak.

Kitabın birini bitirir bitirmez sabredemeden bir sonrakine geçmek istiyorum. 

Bazen de gece vakti okuduğumda uykum gelince elimden düşüremiyorum kitabı. Resmen uyku ve kitap arasında kalıyorum.

Kitapta okuyup benimsediğim güzellik ve hakikatleri bir an önce uygulasam diyorum ama herkesin uyuduğu bir gece vakti bu pek de bir zor oluyor haliyle.

Kitap kana kana içmek istediğin bir su misali… 

Hatıralar…

Gurbetçilerin deyimiyle “izin” tarihi yaklaştıkca, benim yaklaşık 4 yıldır ziyaret etmediğim Türkiyem ile alakalı çocukluğuma dair en ufak detaylar zihnimde canlanıyor. 

 Kerpiç evlerin kavurucu güneşten koruyan serin köşelerine has o kokusundan tutun, çitlediğimiz yemyeşil nohutuna kadar. 

Bu özlem bu hasret her zamankinden daha çok farklı…

Evlendim, anne oldum; artık hayatımın farklı bir yön aldığındanmıdır bilemiyorum.

Eskiden anne babamıza ergen psikolojisiyle sitem ederdik “tatilin büyük kısmı boyunca köydemi kalacağız sıkılacağız” diye. Babamın “siz tatil yapacaksınız diye ben ailemi göremezmiyim” deyişi aklımda. 

Ve en çok da uzun süre kalmaktan sıkıldığımız topraklara dair biriktirdiğim ne kadar çok hazine varmış diye zihnimın kıyılarına vurduğunda farkediyorum.

Ambara atılan arpanın, buğdayın tepesine çıkmalarınız, henüz güneş ısıtma sistemi takılmamış babaannenin evinde sıcak su elde etmek için yakılan sobanın yaydığı kendine has kokusu, 

kokusuna hasret kaldığım gül yapraklarını toplayıp bir pet şişeye koyup su ile doldurduktan sonra güneşte bekletmek, bir gül suyu elde etmek ümidiyle. 

Niyeyse akşam ezanının içime saldığı adını koyamadığım farklı duygu.

Ve sayamadığım, belkide zihnimin gün yüzüne henüz çıkarmadığı niceleri…
12/04/2016
  

Aile dramı ve toplumca imtihanımız

Bugün Brüksel’in göbeğinde bir aile dramı yaşandığı haberini okudum. Önce son dakika bir haberle sadece 8-9 yaşlarındaki bir çocuğun cansız bedeni sokak ortasında bulunduğu yazılıyordu. Türk mahallesi diye bilinen bir semtin işlek bir caddesine yakin bir sokağın ortasında..
Günün ilerleyen saatlerinde içime kor gibi düşen gelişmeleri okudum.
Medyanın iddiasına göre çocuğu annesinin cinnetine kurban olmus. Bir cinnet sonucu bu aile faciası yaşanmış. Ailenin babası bir kaç sene önce çekip Suriye’ye gitmiş.
Yaşadığı sıkıntılardan dolayı bunalan annenin cinneti böylesi bir dramla noktalandı. Büyük oğlunu ise devlet koruması altına aldılar. Bu çocuğun durumu öylece yaktı ki yüreğimi. Babası aileyi yıllar önce terk etmiş, kim bilir ne sıkıntılar çektiler. Annesinin de bu bunalımlarının bizzat şahidi olmuş. Hem annenin halinden ne kadar korkmuşlardır hem de onun şefkatine o kadar muhtaç. En son bu olay. Ve artık hiç kimsesi yok.
Gerek doğup büyüdüğüm o çok büyülü sanılan Belçika’da, gerek anavatan Türkiye’de böylesi haberleri ne kadar da çok duyuyoruz.
Çok bilinçliyiz, çok duyarlıyız ya. İnternette dolaşan şiddetli anne videolarını yadırgayarak paylaşıyoruz. Hiç sosyal paylaşım ağlarımızda etrafımızda bu içerikler yüzünden sarsılacak çoluk çocuk yokmuşcasına. Bi yanımız zulme başkaldırıyor, diğer yanımızla da yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz.

Bu yazıyı yazarken bir paylaşımdan Ailenin Türk olduğunu öğrendim. uyruğunun ne önemi var, ateş sadece düştüğü yeri yakıyormuş. Maalesef bir kez daha şahit oldum.

Tam da bu meseleyi eleştirecekken yine hala aynı hatayı işlediğimizi tekrar tespit ettim. Ağzı olan konuşurmuş, facebook daki klavye kahramanları yine devredeydi.

Tabi ki insanın ilk tepkisidir, insan algılayamaz anlam veremez. Kimsenin vicdanına sığmaz böyle bir şey. Fakat bir şeyler yazmadan oturup düşünmek lazım. Hadi ağzımızdan çıkanı kulağımız duyamayabilir fakat yazarken iki kez düşünme imkanımız var.

İnsan içinde küfredenler vicdan hakemliği yapıyor, şu çelişkiye bakar mısınız? Bunları zikretmek istemez idim. Zaten buna yer vermeyecektim yazıma başlarken fakat su an itibariyle gurbetçinin halinden gurbetçi de hiç anlamazmış onu fark ettim.

Düşünüyordum bu olay vesilesiyle “cinnet geçiren” anne babaları. İnsan o noktaya nasıl gelebilir? Hepimiz eleştiriyoruz, vicdanimiz el vermiyor. Tabi ki de islenen cinayetleri meşrulaştırma sebepleri de aramıyorum.

Fakat oturup düşünmek lazım bir nebze anlayabilmek lazım ki, toplumun bu kanayan yaralarına önlem alabilelim. Bu meseleleri kökten çözmek için toplumun bir ferdi olarak biraz da zahmette bulunalım.

Bu olay tek bir vaka değil. Takip eden gurbetçiler bilir, böylesi acıları daha öncede yaşadık. Arabasında çocuklarıyla kanala uçan anneyi, evli ve çocuğu olup intihar eden genç babaları, ve daha nicelerini hatırlayan var mı.

Son yıllarda birbirini takip eden  bu intihar vakaları çok düşündürücü. Sıkıntılı kardeşlerimizden bihaber yaşamayı bırakıp birazcık empati yapsa herkes bu çok olumlu olurdu oysa.

Ah u vah edip sonra bir şey olmamış gibi televizyon seyretmeye devam eden başta beni islah eyle ya Rabbi.